|
Gönüllüler Hareketi ve
Sevgi Mahrumları
Bir hadis-i şerifte "İnsanların
en hayırlısı, diğer insanlara faydalı olandır.” buyurulur.
İslam'da "hayır" tabirinin, insanlara zarar verebilecek
yoldaki bir taşı kaldırmadan, iktisadî hayattaki faydalı
teşebbüslere, ondan da herhangi bir eğitim müessesesi kurmaya
kadar çok geniş ve şümullü bir çerçevesi vardır. İlimle
insanların dimağlarını, kalplerini aydınlatanlar; onlara
değişik istihdam imkanları hazırlayanlar, fakir-fukarayı zekat
ve sadakasıyla destekleyenler, insanların en hayırlısıdır.
İşte, her mü’min gibi ben de,
ömrüm boyunca hayırlı bir insan olmanın ve bu suretle Allah’ın
rızasını kazanmanın yollarını aradım. Sürekli, insanımıza
faydalı olma, onların dertlerini paylaşma ve problemlerine
çözüm bulma aşk, şevk ve heyecanıyla yaşadım. Cehalet,
fakirlik ve ihtilaf gibi milletimizin yolunu kesen
hastalıklara karşı çareler bulmaya uğraştım. Fakat, benim
fakir-fukaranın imdadına koşacağım bir sermayem, okul binaları
yaptırıp maarifimizin emrine verebileceğim maddi imkanlarım
hiç olmadı. Öyle olunca da, bulduğum her fırsatta, dilimin
döndüğü, gönlümün elverdiği kadarıyla, eğitimin önemini,
iktisadî kalkınmada fert fert herkese düşen görevleri ve dost
olma, dost kalma, hoşgörü ve diyaloğa açık yaşamanın
zaruretini anlattım. Hem yazı hem de konuşmalarımda herkesi
eğitim faaliyetlerine katkıda bulunmaya teşvik ettim.
Bu teşviklerim fedâkar
insanımızın gönlünde hüsn-ü kabul gördü. Mesela, Aydınlı Hacı
Kemal zengindi, yedi sülalesine yetecek zeytinlikleri ve bir
de elmas madeni vardı. Bir-kaç defa eğitimle alakalı
konuşmalarımı dinleyince dükkanlarını ve hatta evini bile
sattı.. talebeye burs verme, okullar açma gayretine girdi.
Doğru mu ettim bilemiyorum ama bir gün ona, "Hacı Kemal,
seninle benim ev sahibi dahi olmamamız lazım. Gel, bir
kulübeciğimiz bile olmadan yaşayalım bu dünyada. Bu hayırlı
işleri dünyalık menfaatler için yapmadığımıza, Allah’ın
rızasını aradığımıza halimiz şahit olsun.” dedim. Ve bu
fedâkar ve cömert insan hayatı boyunca kiralık bir evde, bir
okulun mütevazi odasında yattı kalktı, dünya namına arkada
birşey bırakmadı.
Bir devir geldi, Hacı Kemal
gibi kendini millete adamış insanların hali güzel bir misal
olarak çokları tarafından benimsendi. Hem bir eğitim
seferberliği ve hem de herkese hoşgörüyle yaklaşma ve dostça
yaşama gayreti başladı. Ve millet olarak hemen hepimiz, yakın
geçmişimiz itibarıyla, milletçe bir türlü
gerçekleştiremediğimiz sevgiyi sevme, nefretten nefret etme ve
sînelerimizdeki düşmanlık duygusuna karşı tavır alma
istikametinde ümitle, iştiyakla durmadan koştuk. O günkü
televizyon ekranları ve gazete sütunları birbirini senelerce
düşman bilmiş insanların karşılıklı uzatılan dostluk ellerini
gösteriyordu. Bu ülke insanı bir kere daha birbirine zeytin
dalı uzatıyordu.
Keşke böyle bir vetireyi
ümit, hayal ve beklentilerimizdeki enginlik ve zenginliğiyle
devam ettirebilseydik.! Fakat, maalesef, Türkiye’deki bu
dostluk tablosundan hoşlanmayan dış mihraklar ve onların
içimizdeki piyonları önce, toplumu teşkil eden fertlerin
birbirlerine karşı güvenlerini sarstı; milletin değişik
kesimleri arasına sûizan ve kuşku tohumları saçtı; sonra da
eğitim ve hoşgörü temsilcileri hakkında akla–hayale gelmedik
iftira ve tezvirlerle, onların en samimî davranışlarını dahi
evirip–çevirip hiç olmayacak bir kısım gayelere, hedeflere
bağlayarak bütün hayırlı işleri âdeta kundakladı. En olumlu
gayretler etrafında şüpheler uyardı; diyalog adına ortaya
atılan tekliflerde başka maksatlar aradı; en yararlı sözleri,
beyanları sağa–sola çekti, böldü, parçaladı, montajlarla
farklı kalıplara ifrağ etti ve tahribin en utandırıcı
örneklerini sergiledi.
İşte bu şeytanî gayretler,
millet çoğunluğu üzerinde müessir olmasa da, öteden beri
hayatını şiddete, hiddete, kine, nefrete bağlamış ve
düşmanlıktan başka bir şey düşünmeyen marjinal bir kesimi
ayaklandırmaya yetti. Ayaklandılar ve “hoşgörü”, “diyalog”,
“sevgi”, “herkesi kendi konumunda kabul etme” ve “kavgasız bir
dünya”.. gibi kavramlara karşı âdeta savaş ilân ettiler.
Yüreklerdeki ümitleri sarstı, insanların birbirine karşı güven
ve itimadını yıktı, toplumun değişik kesimlerini birbirine
bağlayan esasları yerle bir ettiler.
Mesela, sürekli "Değirmenin
suyu nereden geliyor?" gibi sorularla milletin zihninde
şüpheler hasıl etmeye çalıştılar. Oysa herkes biliyordu ki;
bu hizmetler İstiklal Harbi'ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka
şekilde ortaya koyan milletimizin hizmetleriydi ve kaynağı da
onların yürekleriydi. Türkiye'nin bütün köy, kasaba, ilçe ve
illerindeki hayırsever insanların desteği vardı bu okulların
arkasında. Ülkemizin en gözde üniversitelerinden mezun olarak
burs miktarı bir maaşla çalışan gencecik öğretmenlerin
alınteri vardı.
Aslında, yurtdışındaki bir
okulun öğretmenlerinin, devlet yardımı olarak verilen
patatesle altı ay yaşadığını bu soruların sahipleri de
biliyorlardı. Belki onlar, o patatesi pişiren aşçının kendi
yemeğini evinden getirdiğini de biliyorlardı!.. Parasızlık
nedeniyle üç aile bir evde kalanlardan, düğününü yapar yapmaz
gerdeğe girmeden okuluna koşan, destanlara malzeme teşkil
edecek Anadolu’nun yağız delikanlılarından onlar da
haberdardı.
Kaldı ki, devletin istihbarat
organları böylesine göz önünde ve sayıları yüzleri aşan eğitim
kurumu adına bir başka yerden gelme para iddiaları için bugüne
kadar tek bir belgeye, ya da örneğe ulaşamamıştı. Çünkü
milletin helal katkılarından başka herhangi bir kaynak yoktu..
değirmen fedakarlık, alınteri, gözyaşı ve fedakar Anadolu
esnafının hayır duygusuyla dönüyordu.
Dünyanın değişik yerlerinde
konuyla ilgili yapılan ilmî çalışmalara şöyle bir göz
atılırsa, sosyal ve siyasal bilimcilerin şu kanaatte
birleştiği görülecektir: Bu “Gönüllüler Hareketi”,
hiçbir dış güce bağlı olmayan bir sivil toplum hareketidir.
Evet, yerli bir kaç kurumu ya
da yabancı bir devleti arkasına almadan bir şey yapmaktan aciz
olanlar, halkın teveccühünden ve Allah'ın inayetinden başka
hiçbir güce dayanmayan bu gönüllüler hareketini anlamakta
zorlanabilir. Almadan vermesini bilmeyenler, başta kendi
milleti olmak üzere tüm insanlığa hizmet için fedâkarlık yapma
duygusunu idrak edemeyebilir. Fakat görülen o ki; benim sadece
müşevviki bulunduğum bu gayretlerin bir halk teşebbüsü
olduğunu ve ‘değirmeninin suyu’nun da Anadolu'nun tertemiz
bağrından geldiğini aslında herkes çok iyi biliyor. Ne var ki,
bu Anadolu pınarını istedikleri yöne akıtamayanlar
kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışıyor.
Hayret Ediyorum ve Kırgınım!..
Şimdilerde ben, bugüne kadar
yapılan onca güzel iş ve gayretin baltalanmasını, ihlasla
vatana-millete hizmet eden samimi insanların birer parya
muamelesi görmesini ve onca olumlu gelişmenin tahrip
edilmesini ruhumda olsun duymamak için, olup bitenler ne zaman
aklıma gelse, hayalimin yüzünü başka tarafa çeviriyor ve
realitelerden kaçarak hafakanlarımı bastırmaya çalışıyorum.
Ben, kalbimde sıkışmalar hâsıl eden, tansiyonumu yükselten,
vücudumda yerleşmeye karar vermiş hastalıklara taarruz
gedikleri açan böyle öldürücü hayallerden ne kadar uzak
durmaya çalışsam da, yine de bu hayaller birer zehirli ok gibi
kalbime saplanıyor.. inliyor, kıvranıyor ve kimbilir günde kaç
defa Rabbime el kaldırıyor, “Rabbenâ feracen ve mahracen...”
deyip sızlanıyorum.
Benim, şimdiye kadar bütün
duam, bütün ızdırabım, insanların Allah'ı bulması, O'na
inanması yolunda oldu. Her gün, yana yakıla dua ediyorum:
"Allah'ım, ne olur, bahtına düştüm!" diye sızlanıyor ve "Ne
olur Allah'ım, insanlar Seni tanısın, Sana inansın!" diyorum.
O kadar ki, bunun için her gün birkaç defa ölüp ölüp dirilmeye
razıyım. Bunu anlamayanlar, imanın ne olduğunu bilmeyenler,
onun hasıl ettiği zevk-i ruhanîyi tatmamış olanlar, Cennet'in
lezzetini, Cehennem'in işkencelerini ruhlarında
hissetmeyenler, insanlığın ızdırabını bir defa olsun
vicdanında duymamış olanlar kalkıyor, sizin ızdırabınızı,
derdinizi, çabanızı başka mecralarda görmek istiyorlar...
devletmiş, hükümetmiş, siyasetmiş... maksatları bunlar olup,
bütün hayatlarını bu yolla elde edecekleri menfaate bağlamış
bulunanlar, iman adına, Kur'an adına çekilen ızdırapları da
aynı kategoride değerlendiriyorlar.
Bizim, hiçbir zaman terörle,
anarşiyle, yolsuzlukla, gayr-ı kanunî herhangi bir işle de
alâkamız olmadı. Beni, Türkiye'yi ele geçirmeye çalışmakla
suçladılar. Ben, dünyevî hiçbir şeye talip değilim; dünyanın
sultanlığını teklif etseler, gözümü o tarafa çevirip bakmam.
Bu türden suçlamalar karşısında, "Yâ Rabbi" diyorum, "acaba
Sana kullukta, Sen'in rızan istikametinde bir şeyler yapmaya
çalışırken hata mı ettim; ihlâsta kusurum mu oldu da,
hayatımda hiç düşünmediğim, rüyalarıma bile girmemiş ve
hülyasını bile kurmadığım gayelerle beni suçluyorlar?!"
Fakat, bu suçlamaların
arkasında, böylesi ithamlarla resmî makamları aleyhimize
kışkırtanların arkasında, cinnî şeytanlardan ders alan bir
takım insî şeytanlar var ki, onlar, hem İslâm'a düşmanlar, hem
de yolsuzluklardan sıyrılmış, meselelerini halletmiş ve dünya
muvazenesinde gerçek yerini almış bir Türkiye istemiyorlar.
Türkiye'nin şu an içinde bulunduğu durumda olması, kendi
maksatlarını gerçekleştirmede onlara daha muvafık geliyor.
Onları bir ölçüde anlıyor ve
“Kendi fıtratlarının gereğini sergiliyor; kötü tabiatlarını
ortaya koyuyorlar.” diyorum. Fakat, milletimizin gelişip
büyümesini istemeyen bazı dış güçlerin piyonluğunu yapan bu
zavallılara kanıp onların ardına takılanları anlamıyorum..
marjinal bir grup tarafından kandırılıp Türkiye’nin aydınlık
geleceğini karartma hususunda onlarla beraber çalışanlara
hayret ediyorum.. ve belli senaryolarla ortaya konan milyonda
bir ihtimali dahi değerlendirip bu hizmetlerin altında menfi
garazlar aramalarına rağmen önlerindeki binlerce güzel
örnekten hiçbirini görmeyen, bir kere bile olsa müsbet
düşünmeye yanaşmayanlara şaşırıyor ve gönül koyuyorum. Kendi
kendine “Acaba onbinlerce kilometre uzakta İstiklal
Marşı’mızın okunması, siyahî çocukların bile Türkçe konuşması
kimlerin hoşuna gitmez; millî kültürümüzün tanıtılması ve
temsil edilmesi kimleri rahatsız eder?” sorusunu bir kerecik
olsun sormayan ve vicdanındaki cevabı dile getirmeyen kendi
insanımıza kırgınım. Geleceğin sosyal tarihçileri tarafından
da yadırganacak olan bu insanların bu umursamaz ve hatta bazen
aleyhte tavırlarının körlük değilse de nankörlük olduğuna
inanıyorum.
Hastalıklarla sarmaş dolaş
yaşadığım, hayatı bir yük gibi omuzumda taşıdığım şu günlerde
tek dileğim; milyonda bir ihtimali bile değerlendirip bu
hayırlı işlerin altında başka gayeler arayanların bir kere de
binlerce güzel misalden hiç olmazsa birini görmeleri ve birkaç
dakikalığına da olsa müsbet düşünmeleri.. Ben, dünya namına
bir şeye sahip değilim ve Hacı Kemal’le sözleştiğim gibi
kendime ait bir evim bile olmadan ötelere yürüme muradındayım.
Bir başka münasebetle dediğim gibi, "Kendime ait bir zeytin
dalım bile yoktur. Eğer olsaydı, onu da barış namına onlara
uzatırdım."
İşte ölümü ruhunun
derinliklerinde her zaman duyan ve dünyevî bir beklentisi de
olmayan birisi hiçbir şeyden korkup çekinmez. Daha önce de
değişik münasebetlerle ifade ettiğim gibi; şahsen, zillete,
hakarete, kötü söze asla tahammülüm yoktur. Çocukluğumda bile,
değil bu ölçüde maruz kaldığım yalan, tezvir, itham ve
iftiralara, en küçük bir hakarete dahi tahammül edemezdim;
yine de edemem. Hiç çekinmeden kalkar, mahkemeye de çıkar,
bütün dünyanın duyacağı şekilde bana yapılan hakaretleri,
yapanların yüzlerine vurabilirim. Ne var ki, bugün yapılması
gereken bu değildir. Herkesin kavgaya kilitlendiği, ülkemizin
ve dünyanın her zamankinden daha çok sulhe, sükûna, iç huzura,
devlet-millet kaynaşmasına muhtaç olduğu bir zamanda,
nefsimize yapılanlar ne olursa olsun, katlanmak mecburiyetinde
olduğumuz kanaatindeyim. Bir reh-i sevdaya girmişiz ve “bize
ar-namus lâzım değil” demişiz; milletimizin bugününü de
geleceğini de düşünmek mecburiyetindeyiz.
“Sevgi”
Sözümüz Var!..
Üzüntüm, sitem ve serzenişim
kat’iyen kendi nefsimle alakalı değildir. Ben, kendilerine
hizmet madalyası verilmesi gerekirken bir cânî muamelesi gören
Hacı Kemal gibi adanmışlar, vatandan uzakta milletinin kültür
elçiliğini yapan fedakar öğretmenler adına üzülüyorum. Sadece
bir müşevvik olmama rağmen şahsıma nisbet edilen o insanların
ve hayırlı hizmetlerinin ademe mahkum edilmesinden dolayı
ızdırap duyuyorum.
Ama herşeye rağmen biz,
bundan önce olduğu gibi bundan sonra da hep karakterimize
saygılı olmaya çalışacağız. Üç beş günlük bir dünya için baş
yarmayacak, göz çıkarmayacak, kem söz söylemeyecek, gönül
kırmayacak ve herkese sevgi çağrısında bulunacağız; bulunacak
ve milletimize karşı münasebetlerimizde hep bir büyüğün şu
sözlerine bağlı kalacağız: “Senelerden beri çektiğim bütün ezâ
ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler,
hepsi de helâl olsun!. Seksen küsur senelik hayatımda dünya
zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında,
esaret zindanlarında, memleket hapishanelerinde geçti. Aylarca
ihtilâttan men edildim. Divan-ı Harplerde bir cânî gibi
muamele gördüm. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba
dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek
isteyenlere ve zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı
helâl ettim.”
Evet, ben de bir mü'min
olarak, bu duyguları paylaşacağıma söz verdim. Kimseye küsüp
darılmayacağıma söz verdim.. ölümü gülerek karşılayacağıma,
celâlden gelen cefayı, cemalden gelen vefa ile bir bileceğime
söz verdim. Allah'a ait hukuka karışamam ama, bana ait hiçbir
haktan dolayı kimseden davacı olmayacağıma söz verdim.
Bir kısım yobazca düşünceler,
yürüdüğümüz yolları yürünmez birer patika hâline getirse de,
hâlâ her tarafta salınıp duran yeşillikler, gönüllerimizde yol
yürüme heyecanı uyaran yol arkadaşları, insanî duygularıyla
diyaloğa açık sîneler; el sıkışmasını, kucaklaşmasını ve
etrafına tebessümler yağdırmasını devam ettiren gönül
insanları; günahını bilen vicdanlar, hatalarına pişmanlık
duyan ruhlar, geleceği mantık ve muhâkeme üzerine bina etmek
isteyen dimağlar mevcudiyetlerini devam ettirdikleri sürece,
ruhumuzun sarsılan kısımlarını yeniden derleyip toparlayacak
ve “yeni baştan” deyip herkesi sevmeye devam edeceğiz |