Yaşama zevki,
daha doğrusu yaşamak için yaşama, hangi millete çengel atmışsa,
onu başdan çıkarmış, azdırmış sonra da yerle bir etmişdir. Bu
“devvâr u gaddar”ın (1) eline düşüp de sağ kalan, onun
iklimine uğrayıp da erimeyen yok gibidir.
Evet, bugün,
varlıklarını sadece tarihin sayfalarında görebileceğimiz eski
kavim ve milletler, hep bu içtimaî hemoroitle kan kaybede-ede, vücudlarına
cemre düşmüş gibi eriyip gitmişler ve geride esefli, yıkık birer
rüyâ bırakmışlardır.
İşte ibret
sayfalarıyla Pompei! İşte eski Mısır! İşte Roma! İşte Endülüs!
Ve işte koca Osmanlı İmparatorluğu... Evet, hep aynı kader çizgisinde
ve birbirine yakın felâketlerle, hem de geriye dönmemek üzere
silinip giden bu medeniyet ve bu milletler, zevkin, safânın; rahat ve
rahâvetin öldürücü câzibesiyle evvelâ mahmurlaşıp kendilerinden
geçdiler. Sonra da birer enkâz yığını hâline geldiler.
Ah! Keşke, geçmişi
bütün dehşetiyle yâd’a getirip de bu enkâz yığınını görebilse
ve bu üst üste yıkılışdaki çığlıkları duyabilseydik!. Heyhât.!
O iz’an kimde var? O irfan nerede..? Şimdiye kadar kaç kişi bu
birbirini takib eden derslerden ibret aldı..?
Tarihî tekerrürler
birbirini takib edip durdu. Sefâhet ve ruh sefâletleri hep yeni felâketler
doğurdu. Ve medeniyetler kurmuş koskoca milletler, hiç mi ama hiç
mukavemet gösteremeden sessizce yıkılıp gitdiler. Aslında
gitmemeleri de düşünülemezdi. Zira, ruhlarına duyurulan gerçekleri
çokdan unutmuş; çokdan binbir değişikliğe uğramış ve özlerinden
uzaklaşmış bulunuyorlardı. Sonra da bir istidrac (2) olarak yığın
yığın nimetlere mazhar oldular. Artık hayâllerinde hep yaşama
sevdası; gönüllerinde rengârenk zevk ve hayatın her yönünden
istifade etme hummâsı hüküm-fermâ idi. Bu sarhoşluk ve bu
hissizlikle “ilelebet” yaşayamazlardı ve öyle de oldu. Gök, parça
parça üzerlerine döküldü. Yer, bütün gayz ve nefretiyle onların
üstüne yürüdü.
İğrenç
hamamları, lüks saraylarıyla müstehcenin kucağında can veren
Pompei ne açık bir dil, ne ibret-âmiz (3) bir tablodur! Keşke Endülüs’e,
yeni bir ruh, yeni bir ma’nâ götürenler bu dili anlayıp, bu
tablodan ders alabilselerdi.! Ya şu Mısır’ın, Roma’nın, Endülüs’ün
takallüs (4) etmiş çehresinde, kendi kaderini okuma imkânına sahib
olan Osmanlı? Evet, bâri o, sarayların duvar ve tavanlarına altın sıvamadan;
kuğu tüyü döşeklerde gecelemeden; atlas elbiseler ve pırıl pırıl
formalarıyla çalım satmadan vazgeçerek, kendini yenileyip, eski
ataları gibi ordularının başında serhât boylarına dönebilseydi.!
Heyhât! Dönmedi... Ve hükümdarın, “asker-i hümayundan” ayrılıp
saraylara kapandığı aynı anda, hareketsiz kalan devlet erkânı da,
içden içe birbirini kemirmeye başladı. Rahatın ve rahâvetin kucağında
balmumuna dönen devlet ricâlinin bu acıklı ve esefli hâli, askere
de sirâyet edip onu da çürütdü. Artık, bir zamanlar, gülbanklara
sığmayan kudsîler ocağı, o dâsitânî müessese, bir kısım sefîl
istek ve arzulara dilbeste, gerildikçe geriliyor ve her defasında,
kendi devletinin, kendi sarayının ve kendi hükümdarının başına
boşalıyordu.
Bu, asırlarca
Asya ve Afrika’ya hükmeden, batı yakasını tutup yolları kendine
bağlayan yüce ve muhteşem bir devletin çürümesi ve kokuşmasıydı
ki, gayrı bundan öte, o da, “azametli, bahtsız; şanlı,
talihsiz” devletler arasına karışıyordu.
Ah, o ne feci
bozgun, o ne ümitsizce sönütdü!
“Hayâlimden geçerken timdi fikrim herc ü merc oldu;
Salâhaddîn-i Eyyubîlerin, Fatihlerin yurdu.”
M.A.
Karanlık ve
upuzun yılların sahnelendirdiği, yığın yığın felâketler içinde
didinip duran ve düşe kalka yürüyen günümüzün bahtsız
nesilleri, ancak geçmişden alacakları ibret dersleriyle geleceği
kurabileceklerdir. Yoksa, onlar için de aynı âkibet kaçınılmaz ve
mukadderdir. Ah, keşke ders alınabilseydi...! Ne acıdır ki, daha
hayatımızın baharında iken, bizden evvelkileri batıran aynı levsiyâta
(5) hem de göz göre göre gidip gömüldük ve henüz dirilmenin
yolunda iken, ölüme da’vetiye çıkarmaya başladık. Yani, rahâta,
rahâvete dalarak, bu toprak ve bu ülkenin insanlarını bütün bütün
unutduk. Ötelere ait yumuşak yaşayışı, çekip buraya getirdik ve
bedenî hazlarından başka birşey düşünmeyen nefsinin esiri yığınlar
hâline geldik. Bin şevk yürümeye koyulduğumuz kudsîler yolundan
geriye dönerek, en büyük iş ve vazifeleri, dünyanın aldatıcı süs
ve ziynetine feda etdik. Evet bir kelepir uğruna okçular tepesini (6)
terk etdik...
“Eyvah! Aldandık.
Şu dünya hayatını sâbit zannetdik. O zan sebebiyle de bütün bütün
zâyi etdik. Evet, şu güzerân-ı hayat (7), bir uykudur; bir rûya
gibi geçdi. Şu temelsiz ömür de çay gibi akar gider.” Ve bizler,
binlerce paradoksla üst üste yara alırken, özümüze ait herşeyi
yitirirken, hâlâ Belh hükümdarı gibi, müdebdeb saraylarda, muhteşem
koltuk ve yumuşak döşekler üzerinde, sevgiliye vuslat türküleri söylemekle
kendimizi aldatacaksak, birgün bize de: “Çatıda deve aranmaz!”
diyenler çıkacakdır (8).
Bu mütâlâamızı,
herkesin ganimete koşduğu, her şeyin rahat ve rahâvete feda edildiği
bir devirde, maddî-ma’nevî hazlarını ve füyûzât hislerini
unutmaya âmâde bulunan, mukaddes neslin dikkat nazarına arzediyoruz.