|
İdealsiz
Nesiller
Nesilller
kendilerine gösterilecek yüksek hedef ve ulvî ideallerle canlılıklarını
korurlar. Hedefsiz, mefkûresiz kaldıklarında da kadavralaşır ve
birer iskelet haline gelirler. Otlar, ağaçlar, hatta tabiattaki bütün
varlıklar, canlı kaldıkları sürece çiçek açar, meyve verir ve
faydalı olabilirler. İnsan ise; ancak yüksek ideâlleri, aksiyon ve mücahedeleriyle
canlı kalır ve varlığını sürdürebilir. Hareketsiz bir uzvun kireçlenip
kuruması, kullanılmayan bir maddenin paslanıp çürümesi ne ise
hedefsiz, gâyesiz, dolayısıyla da hareketsiz kalan nesillerin, delik
deşik olup gitmesi de aynı şeydir.
Bir
cemiyet, üzerinde kurulup geliştiği felsefe ve ma’nevî değerlere
sımsıkı bağlı kaldığı müddetçe, ihtişam ve dinamizmiyle pâyidâr
olur. Kendine has bu diriltici iklim ve bu esaslı kaidelerden uzaklaşmağa
başladığı andan itibaren de içten içe kokuşup çürümeye ve dağılıp
gitmeye yüz tutar. Onun içindir ki; millî vahdetimiz adına, millet
fertlerinin, bir mihrab gibi her zaman etrafında toplanıp durdukları
yüksek mefkûre ve mukaddes prensiplerin korunup kollanmasına ve
“ilelebet” devam ettirilmesine milletçe gayret gösterilmelidir.
Milletin
ümit kâsesini elinde taşıyanlar, herşeyden evvel, nesillerin gönüllerini
bu yüksek mefkûre ve ideâllerle donatarak, onları, Hızır çeşmesine
giden yollara irşad etmelidirler. Dertsiz, davasız, gayesiz ve ideâlsiz
nesillerin önce içten içe yanarak karbonlaşması, sonra da bir alev,
bir tûfan haline gelerek, etrafındaki herşeyi yakıp yok etmesi tabiî
ve kaçınılmaz olur. Bizler, şu son bir-iki asır içinde, bu türlü
ölüm deliklerinin, hem de en korkunçlarına, defalarca maruz kalmış
bahtsız bir milletiz. Dostun vefa bilmediği, düşmanın hıyanet ve
cefadan usanmadığı hasret ve inkisar dolu bu dönemde, millet ağacı
defalarca ırgalandı; cemiyetin ruh kökü tekrar tekrar baltalandı; yığınlar
her dönemeçte başka başka devler ve gulyabânilerle karşı karşıya
kaldı. Eğer bu çeşit çeşit ölüm ağlarına, her mâruz kalışımızda
bir inayet eli imdadımıza yetişmeseydi, milletçe bu cehennem çukurlarından
birine gömülmüş ve tarih sayfalarından ebediyyen silinip gitmiş
olacaktık...
Gelecek
günlerde, bizleri nelerin beklediğini söylemeye ve bâtılı tasvir
ederek, saf düşünceleri ümitsizlik içinde boğmaya gerek yok;
millete, kendini yenileme yolları gösterilmeli ve istikbâli omuzunda
bayraklaştıracak genç kuşaklar, ulvî hedeflere, yüksek ideâllere
irşad edilerek gayesizlikten kurtarılmalıdırlar.
Bu yüce
vazife, mektepten mâbede kadar, bütün millî müesseselerde
hassasiyetle benimsenmeli ve imkân elverdiği nisbette de kafa ve kalb
izdivacına muvaffak olmuş, aydın ve hasbî ruhlara gördürülmelidir.
Zîra, mürşid ve muallim evvelâ kendi ruhunda hakikate eren, sonra da
sînesinde tutuşturduğu ilham kıvılcımlarını, çıraklarının gönüllerine
boşaltan olgun insandır. Evet, kâinatın dört bir bucağından gelen
İlâhî tayflarla, dimağını aydınlatamamış ham ruhların,
kitleleri insanlığa yükseltme yolunda yapacakları hiçbir şey
olamayacağı gibi, düşünce dünyası itibariyle etrafını saran şüphelere
“pes” demiş derbeder gönüllerin de talebelerine verecekleri
herhangi bir şey yoktur. Olsa olsa böyleleri; kuvvetin temsil edildiği
müesselerde, geçmişe ait destan ve türkülerle teselli olur; dînî
hayat adına folklör ve merasimlere sığınır ve insanoğlunun Yüce
Yaratıcı’yla olan münasebetlerinde, başkalarına ait menkıbelerle
gürler, onlarla kendilerinden geçerler; ama kat’iyyen, ilhamları coşturucu,
ruhları kanatlandırıcı ve yüreklere fer verici olamazlar.
Başkalarının
destan ve menkıbeleriyle coşup teselli olmak, ferdî ve içtimâî
sorumluluğunu yerine getirmemiş, âciz ve aşağılık duygusuna kapılmış
kimselere has marazî bir keyfiyettir. Bu hastalığa mübtelâ olmuş
bir cemiyette, fâtih-ruh yerini, geçmişi destanlaştıranlara, sırf
eskiye ait türküleri mırıldananlara ve bütünüyle marşlara gömülüp
gidenlere bırakır. Böyle bir toplumda dînî düşünce ve dînî mükellefiyetler,
aşk ve heyecan mahrumu sefil bir gürûhun inhisarında, folklor haline
getirilerek yığınları eğlendirici ve dinlendirici bir festivâl
halini alır. Ve yine böyle bir cemiyette, kalb ve ruhun derece-i hayatına1
giden bütün yollarda söz ve devran; görüşleri sığ, düşünceleri
fakir, himmetleri meflûç, iç dünyaları karanlık ve başkalarının
yaşadığı hârikaları hikâye etmekle teselli olan bir kısım
haddini bilmezlere kalır.
Evet, mâzi
en üstün hislerle yâd’a getirilerek, atalarımıza ait kahramanlık
türküleri gönülden heyecanlarla tekrar edilmeli; ruhuyla bütünleşerek
başı yüce âlemlere ermiş kudsîler, sînelerimize taht kurup
oturmalı; ama herşey bundan ibaret sayılmamalı ve hele kat’iyyen
mezarlar ve mezar taşlarıyla teselli olunmamalıdır.
Yiğitlik,
önce serhadlarda destanlaşır, sonra türkülerin ruhuna siner.
Hak-eri olma, aşk ve heyecanla kanatlanıp, sonsuzla münasebete geçenlerin
elde edebileceği bir pâyedir; gerçeğe inanmışlık, dînî mükellefiyetleri
en tabiî bir ihtiyaç şuuruyla ve hayatın gayesi, yaratılışın
neticesi olarak kabul etmekle tahakkuk eder.
Evet,
hayâllerimizde ihtişama ulaşan geçmişle alâkalı her tablo,
yeniden bizleri, bir ulu-millet olma yolunda harekete geçiriyor, sâye
şevkimizi kamçılıyorsa, mukaddestir. Yoksa, günümüzle hesaplaşırken,
mâziyi imdada çağırma gibi bir garâbet arz edecektir ki bu da ancak
bir aldanma olur.
Bizler,
mazinin gür ve pürüzsüz soluklarını, günümüzün en renkli ve
canlı besteleriyle seslendirip, insanlığa yepyeni bir nağme duyurma
mecburiyetindeyiz. Bu nağme bütün hususiyetleriyle ideâlizme susamış,
boşluktaki nesilleri geçmişin atlas renkli kubbesi altında ve yaşadığımız
zamanın aydın ikliminde bir araya getirecek, bir millî ruh nağmesi
olmalıdır.
1)
Derece-i hayat: Melekleşip ulvî hisleriyle yaşama...
|