|
HÜSNÜZAN
Soru: Efendim, belki bir insan esfel-i sâfilindedir;
fakat başkaları onu âlâ-yı illiyyînde görüyorlar. Bu hususta, Cenab-ı Hakk’ın
muamelesi insanların hüsnü zanlarına göre midir?
Cenab-ı Hak, insanların hüsn-ü zanlarını bir dua
kabul edebilir. Nitekim, Peygamber Efendimiz, cenazesinde kırk (hatta bir
rivayette üç) salih adam bulunan bir insanın cennete gideceğini müjdelemiş, o
insanların iyi şehadette bulunmalarının şefaatçi olacağını beyan buyurmuşlardır.
Bununla beraber, Allah’ın rahmetine sığınma, “sadece Senin kapın var” deme çok
önemlidir. Hani bir menkıbede anlatılır: Bir zat pekçok talebe yetiştiriyor.
Talebeler, bir zaman sonra ufukları açılınca bakıyorlar ki; efendi hazretleri
şekavet kutbunda duruyor. Yavaş yavaş ayrılıyorlar onun yanından, birer birer
gidiyorlar. Tek bir mürid kalıyor vefa ile dopdolu. “Dine muhalif bir yanı var
mı üstadın?” diye düşünüyor; kılı kırk yararcasına dini yaşayan, mişkât-ı
nübüvvet altında hareketlerini götüren bu zatta dine ters hiçbir şey görmüyor.
Herkes gitse de o kalıyor hocasının yanında. Birgün Hak Dost diyor ki,
“Arkadaşların neden gitti, sen neden kaldın?” Sorusunda ısrar edince vefalı
talebe cevaplıyor. “Efendim, onlar, hakkınızdaki müşahedeleri ve berzahî
mahiyetiniz itibariyle sizi şakî gördüklerinden yanınızdan ayrılmayı uygun
buldular. Bana gelince, gözüm sizde hakikate açıldı. Size vefasızlık edemezdim.”
diyor. Şeyh efendi, “Evladım, ben o yazıyı kırk senedir öyle görüyorum, ama bana
başka kapı gösterebilir misin ki ona gideyim...” diyor. Bu sözünden sonra o şaki
yazısı silinip “said”e inkılap ediyor.
Onun için meselenin imtihan yönünü de ihmal
etmemek lazım. Siz başınızı eşiğe kor beklersiniz de kırk sene hiç kabul
edilmeyebilirsiniz. Bir fert namaz kılsa, oruç tutsa, binlerce ibadet ü taat
yerine getirse de ancak Allah’ın rahmetiyle cennete gidebilir. O murad
buyurursa, bütün insanlığı cehenneme koyar ve buna kimse bir şey diyemez; mülk
O’nundur; istediği gibi tasarruf eder. O zat, bu mülahazalarla başını hiç bu
eşikten kaldırmıyor, hep vefayla davranıyor. Allah bu şahsın zatında örnek
alınacak bir yüksek karekteri ortaya koyuyor. Kırk sene Rabbisine el açmış, o
kapıdan başka kapı bilmemiş, neticede bir vefa kahramanı olmuş. İşte, bu vefa
önemlidir. Bazen bir söz, bir tavır, bir davranış Hak katında çok hora geçer.
Bilemeyiz, Erzurumluların ifadesiyle bahane tanrısı’nın, kimi ne ile
affedeceğini bilemeyiz. Bize düşen şey kemal-i sadakatle O’na bağlı yaşamaktır.
O’nsuz yapamayacağımızı hem vicdanımızda duymak, hem de bunu her fırsatta ifade
etmektir.
Geçenlerde Onikinci Nota münasebetiyle söylemiştim; Üstad da aynı şeyi ifade
ediyor: “Senden başka kapı yok ki ona gidilsin.” diyor. Bu genel bir
mülahazadır. İbrahim Ethem’de aynı nağmeyi seslendiriyor: “Hecertü’l-halka
turran fi hevâke/ Ve eytemtü’l- iyâle li key erâke/ Velev katta’tenî fi’l-hubbi
irben/ Lemâ hanne’l- füâdü ilâ sivâke.// Tecavez an daîfin kad etâke/ Ve câe
râciyen yercû nidâke/ Ve in yekü ya müheyminu kad asâke/ Fe lem yescüd
lima’budin sivâke. // İlahî abdüke’l- âsi etâke/ Mukırran bi’z-zünubi ve kad
deâke/ Fein tağfir fe ente ehlün lizâke/ Fein tadrud femen yerham sivâke. -
Allahım, Senin uğruna herşeyi terkettim, Cemâlini görmek için çoluk-çocuğu yetim
bıraktım, Aşkınla beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına meyl
etmeyecektir. Eşiğine gelmiş bu dilenciyi hoşgör. Hoşgör ki, o Senin davetinden
ümitlenip Sana koşmuştur. Ey her şeyi bilen, herşeyden haberi olan Müheymin,
kulun günahlara batmıştır, batmıştır ama Senden başkasına da secde etmemiştir.
İşte, asi kulun kapına geldi, günahlarını itiraf edip yalnız Sana iltica ediyor.
Onu affedecek yalnızca Sensin; affetmez de kapından kovarsan, Senden başka kim
var ki ona merhamet etsin.” Evet, “Her ne kadar hayatım sana isyanla geçmişse de
Senden başka mabuda secde etmedim” diyor. İşte bu duygu, nezd-i uluhiyette hora
geçen bir duygudur. Bu duyguda bir mahviyet vardır; ma’siyeti kabul vardır.
Şahsı adına yaptığı en küçük inhirafları çok büyük ve mahvedici olarak görme
vardır. Fakat aynı zamanda Allah’ın rahmetinin enginliğine sığınma da vardır.
Kur’an’ın Gurbeti
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)
bir hadis-i şeriflerinde altı garipten bahsetmiş, “Mescid, namaz kılmayanlar
arasında; Kur’an-ı Kerim, fâsıkın kalbinde; yine Kur’an, onu okumayan birinin
evinde; müslüman, sâliha bir kadın zâlim, kötü huylu bir adamın nikahı altında;
müslüman sâlih bir erkek serkeş, arsız bir kadının yanında ve âlim, onu
dinlemeyen ve ilminden istifade etmeyen bir topluluk arasında gariptir”
buyurmuşlardır.
Bugün Kur’an bir gurbet hayatı yaşamaktadır.
Kur’an’a sahip çıkmak demek, onu kadifelere sarıp cinlere, şeytanlara mani olsun
diye yataklarımızın başına asmak, çeyiz sandıklarında ihtimamla korumak
değildir. Mutlaka biryerlere asılacaksa o, mânevî hayatımızı mahveden ifritleri
kovmak için kalplerimizin en mûtena köşesine asılmalıdır.
Müslümanların Kur’an’a karşı takındığı tavır,
İslam Dini’ni ve onun yüce kitabını istemeyen hasımların arzu ettiği bir
tavırdır: Kuran lafız olarak okunsun, evlerde aksesuar olsun ama o bir toplumun
şuurlanması, hayatının gayesini öğrenip o istikamette yaşaması için
kullanılmasın. Şuurlanma olacaksa, Durkheim’a göre olsun, Comte’a göre şuurlanma
olsun ama Kur’an’a göre bir şuurlanmadan asla bahsedilmesin.
Maalesef günümüzde Kur’an, hayattan tecrit
edilip bir kenara itilmiş, onu durgunlaştırmak suretiyle kıymet-i harbiyesinden
bir kısım kayıplara maruz kalmasını planlayanlar tarafından hayatın dışında
tutulmaya çalışılmıştır. Bu suretle hem İslam dini, hem de Kur’an statik
(durgun, hareketsiz) hale getirilmiştir. Herhangi bir felsefi ekolün ortaya
koyduğu kurallar ve nazariyeler gibi kabul edilir hale getirilmiştir. Oysa,
Kelam-ı İlâhî, işlerken, kendi elemanlarıyla senaryosu ortaya konulurken
anlaşılır. Aktörler o senaryoya inanmış olarak vazife başında bulundukları zaman
onun kıymeti anlaşılır. Yoksa, ayet-i kerimeler bugün bütün canlılıklarıyla
yaşamaktadır ve yarın da yaşamayı vadetmektedirler.
Kur’an’da, itikat, ibadetler ve muamelat peşpeşe
yer alır. Bu yapı, toplumu sürekli hareket halinde ve canlı tutar. Dini sadece
vicdana bağlamak ya da yalnızca “kıl namazını, tut orucunu” şeklinde çok basit
anlamak bu dinamikliği öldürür. Zaten meselelere bütün halinde bakmama mutlaka
ya ifrat ya da tefrite sebebiyet verir. Günümüzde ilimlere de bütüncül nazar
dediğimiz küllî nazarla bakılıyor. Yani küllî kaideler esas alınıyor ama küll-cüz’
münasebeti içinde varlığa bakılıyor. Küllî kaidelere bakmadan yalnızca cüziyâta
göre değerlendirme yapılırsa mesele dağılır; genel ahenk bozulur. Bununla
beraber, her bir küllî kaidenin ortaya çıkması için o istikamette bir kısım cüzî
emirler olması gerekir; o emirlerin hepsi birden mütalaa edilince o küllî kâide
ortaya çıkar ve meseleleri çözerken, ortaya çıkan bu kaide mihenk olarak ele
alınır. Mesela, “Allah (celle celâlühü) dini hangi hikmete binâen vazetmiş?”
sorusuna, bütün küllî kaideleri ona irca edebileceğimiz temel bir disiplin
vardır: menfaat ve maslahatları celbetmek, mefsedetleri defetmek. Bütün
emirlerin ve nehiylerin temelinde bu vardır. Bu küllî bir kaidedir. Fakat, bazen
cüziyatta buna muhalif bazı şeyler olabilir. Onu çözebilmek için de mutlaka bir
küllî kaideye bakmamız, küllî kaideyi esas almamız gerekir.
Pozitif ilimlere de küllî bir nazarla bakmak
icab eder. Mesela tıp sahasında uzmanlaşma, ihtisaslaşma oluyor. Bu konudaki bir
endişemi eskiden beri hep izhar ediyorum; biz insana kalbini, kafasından ya da
sinir sisteminden tecrid ederek bakamayız. Organizma bir bütündür; organlar da
her biri diğeriyle irtibat halindeki azalardır. Öyleyse, burada da küllî nazar
esas alınmalıdır; bir kalp doktoru, kalbi bildiği gibi vücudun diğer yanlarını
da bilmelidir ki daha sıhhatli konuşabilsin. Bugün insan vücudu bu manada çok
parçalanmıştır. Baktığınızda bir hükme varamayacağınız küçük parçalara
ayrılmıştır. Mesela, bir göz hususunda dahi pekçok branş vardır. Eğer her mesele
konsültasyon (bir kaç tabibin bir araya gelerek bir hasta hakkında görüş
alışverişinde bulunmaları) halinde halledilmez, orada vücudun tamamı nazara
alınmazsa gelecek vahimdir.
İşte, Kur’an’ın mesajına da bu ölçüler
içerisinde bakmak lazım. Maalesef, sadece bir ayeti ele alıp onu da tam
anlamadan Kur’an’a saldırıyorlar. O ayeti, Kur’an’ın bütünüyle tefsir etmeden,
O’ndaki ilâhî hikmetleri gözetmeden söylenilen her söz yanlış olacaktır. Kainatı
kusursuz bir düzenle yaratan Cenâb-ı Allah, Kitab-ı Kerîminde, kainatın bir
misal-i musağğarı (küçük bir örneği) olan insan hayatı için de kural ve kaideler
vazetmiştir. Bu ilâhî kelama bütün olarak bakıldığında onun canlı ve ter ü taze
olduğu görülecektir.
Kur’an’ın gurbetini ve yaşadığı vahşeti izale
etmek de ancak, onu bu ölçüler içerisinde tefsir eden kitapları okuma ve bu
şekilde Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını anlamaya çalışmakla olacaktır.
Kur’an’ın Şahitleri
Kur’an’ın kıymetini anlamak için bir de onun
talebelerine göz gezdirmeli. Sahabe ve tâbiîn efendilerimizin nasıl bir ömür
sürdüklerini görmeli. İmam-ı Azam, İmam-ı Şafi, İmam-ı Malik, Ahmed b. Hanbel,
Abdülkadir Geylâni, İmam-ı Rabbâni, Şah-ı Nakşibendi, Hazreti Mevlânâ ve
Bediuzzaman gibi Hak dostlarını büyüten, onları hüsn-ü misal yapan Kur’an’ın
mesajından başka nedir? Hadis-i şerifleri rivayet edip o bereketli sözlerin
bizlere ulaşmasını sağlayan selef-i salihînin hayat hikayelerine baksanız hayran
kalırsınız, onları uhrevîleştiren şey Kur’an’ın mesajı değil midir?
Onlar, sürekli Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda bulunma
temkiniyle yaşamışlardır. Daima, “Enis ü celis” bildikleri Dost’la beraber
bulununca da konuşmaları hep “sohbet-i yârân” olmuştur. O’nun rızasından başka
birşey düşünmemiş, O’nun hoşnutluğuna vesile olacak meselelerden başka birşey
konuşmamışlardır.
Bu mesele biraz iradenin hakkını vermeye, biraz
Allah tarafından konduğu yerin, konumunun farkında olmaya ve biraz da duruşu çok
iyi belirlemeye bağlıdır. Hele her şeyin günlük hadiselere bağlandığı,
aktüalitenin çok öne çıktığı, insanların “Hayır, doğrusu siz şu peşin dünya
hayatına çok düşkünsünüz, onun için ahireti terkedip durursunuz.” (Kıyamet
20-21) ayetine mâsadak yaşadığı bir dönemde bizim için Cenab-ı Hakk’ın huzurunda
bulunma ve bunu hissetme halini yakalamak çok zordur. Bu mevzuda fikir
cimnastiğimiz olmalı. Meseleler hep gelip sohbet-i Cânân’a dayanmalı. Otururken
kalkarken, dünyevî meselelerden bile bahsederken ahiret buudlu davranmalı.
“Allah’ı başkalarına tanıtma ve bu vesileyle kurtulma” yapacağımız işlerde
rotayı tayin etmeli. Mesela teknolojiden bahsederken; “Bu teknoloji Rabbimizi
anlatma adına ne işe yarar? Şu ilmî inkişafı, Rabbimizi insanlara duyurma adına
nasıl değerlendirebiliriz? Uhrevi hayatımız adına İnternet’i nasıl
kullanabiliriz?” sorularının cevabı aranmalı.
Mesela, bugün, biz meşgul olsak da olmasak da internetin de bağımlıları var.
Bazıları onu kendi hesaplarına, şeytanın oyuncağı gibi kullanıyor ve sürekli
kötülük yayıyorlar. İnanan insan onu da uhrevî kazanç vesilesi yapabilir. Fakat
o dikkatli olur; hangi tuşa dokunacak, hangi sayfaya girecek, bunu iyi belirler.
Tahmini bir tuşa dokunurken de -inşaallah karşımıza iyi bir şey çıkar-
mülahazasıyla teyakkuzda olur. Bunlar, kalp ibresinin göstermesi gereken noktaya
yönlendirilmesi açısından çok belirleyici hususlardır.
Bir mümin, kainattaki her şeyde Allah’ı gösteren
bir işaret bulur; ona bakar, Cenab-ı Hakk’ın izlerini görür. Bu teknolojiyle de
mümkündür. Mesela, çağın büyüklerinden birinden dinlemiştim: Hz. Bediuzzaman
arabayla biryere giderken radyoda şarkı çıkıyor. Arabayı kullanan şahıs Üstad’ın
laubaliliğe karşı kapalı olmasına saygısının ifadesi olarak radyoyu kapatmak
istiyor. Radyonun düğmesini çevirirken Bediuzzaman kendisine has edasıyla “Dur
keçeli, diyor, Ben hava unsurunu temaşa ediyorum, havayı insanların hizmetine
veren Allah’ın kudretini tefekkür ediyorum.” Hani daha önce de çok anlattım;
Alvarlı Efe hazretleri, dört güzeller türküsünü duyunca “Hz. Ebu Bekir, Hz.
Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi hatırlayıp iki göz iki çeşme ağlarmış, Üstad da
orada konsantre olmuş, şarkıyı değil, o şarkının ötesinde hava nimetini
dinliyor, onu tefekkür ve temâşâ ediyor. Bu müthiş adamı görmeyi hepiniz gibi
ben de çok arzu ederdim. Tabii dizinin dibinde oturmayı, sohbetine ermeyi,
dinlemeyi çok isterdim. Nasip... Belki bize görememenin hasret ve hicran sevabı,
görenlere de huzurun insibağının sevabı yazılır.
Bazı alim ve arifler etraflarındaki ulemaya göre
konuşmuşlar, meseleleri onların seviyelerine göre anlatmışlardır. Bediuzzamana
gelince o, meseleleri herkesin anlaması için gayret göstermiş; hatta
mübtedilerin ve avamın anlamasına da önem vermiştir. Kur’an’daki, tenezzülât-ı
ilahiye ve beşerin anlayışına göre hitap esprisini örnek alan Bediüzzaman’ın bu
şekildeki bir tenezzülü de onun büyüklüğüne bir kat daha büyüklük katmaktadır.
O’nun kolay söylenir görülen öyle ifadeleri vardır ki, bunlar tam bir sehl-i
mümteni örneği enfes beyanlardır. Mesela; Yirmiüçüncü Sözün beşinci noktasında
şöyle diyor:
“Hem dua bir ubudiyettir. Ubudiyet ise semerâtı,
uhreviyyedir. Dünyevî maksatlar ise; o nevî dua ve ibadetin vakitleridir; O
(dünyevî) maksatlar, (dua ve ibadetlerin) gayeleri değildir. Mesela; yağmur
namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet
ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o dua, o
ibadet halis olmadığından kabule layık olmaz. Nasılki güneşin gurubu akşam
namazının vaktidir; güneşin ve ayın tutulmaları da küsuf ve husuf namazları
denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir...”
Buradaki ubudiyeti, usul-ü fıkıhta kullandığımız
taabbudî manasında anlamak gerekir; yani, çok defa manasını anlayamasak da
Allah’ın emri olduğu için yapıp neticesini Allah’tan istediğimiz ibadetlerdir.
Mesela, duada Rabbimizden istediğimiz şeylerle O’nun veriş keyfiyeti arasında
sebep-sonuç mülahazasına göre bir münasebet yoktur. Sebeplerle tarttığınız zaman
görürsünüz ki, sizin istek ve yakarışlarınızdan bu netice çıkmaz. İşte o zaman,
Allah’a güveniniz, itimadınız nisbetinde esbapüstü, doğrudan doğruya Hz.
Müsebbibü’l-Esbab’tan, Hz. Kâdiu’l-Hâcât’tan istediğinizi istersiniz; O da
herhangi bir sebebe iktiran etmeden verebilir.
Çok eski yıllarda bir arkadaşımız, “Yağmursuzluk
dahi yağmur duasının vaktidir.” cümlesini işitince bu orjinal yoruma adeta
vurulmuştu. Evet, adet-i Sübhânî açısından yağmurun vakti bellidir; ay-güneş
tutulmalarının vakti ve ne zaman son bulacağı çok önceden hesap
edilebilmektedir. Fakat, biz yine de yağmur duası yapıyor; hüsuf-küsuf namazları
kılıyoruz. Evet, yağmursuzluk, yağmur duasının vaktidir. Ay ve güneş tutulması
da, hüsuf-küsuf namazlarının vaktidir. Biz ülfetten dolayı bu ifadeleri okur
geçeriz ama Üstad hazretlerinden başka birinin böyle dediğini de hatırlamıyorum.
Üstad yine, “Esbâba teşebbüs, bir dua-yı
fiilîdir. Esbabın içtimaı; müsebbebi îcad etmek için değil, belki lisan-ı hâl
ile müsebbebi (sonuç, netice) Cenâb-ı Hakk’tan istemek için bir vaziyet-i
marziyye almaktır. Hatta çift sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır.” diyor.
Biz bazen bu hâlisâne mülahazaları
koruyamıyoruz. Mesela, hekime müracaat ediyoruz, etmeliyiz de. Fakat bazen
şifayı sanki hekim verecek, sanki o tedavi edecek; sanki aldığımız ilaç bizim
derdimize iyi gelecek gibi mülahazalara kapılıyoruz. Oysa ki, izzet ve azamet
öyle istemiş: basit işlerde Kudret-i ilahiyenin mübaşeretinin görünmesini
dilememiş. Şifayı veren Hazreti Şâfî’dir. Cenâb-ı Allah, o ilaçla o şifa
arasında bir iktiran (örtüşme) hasıl etmiştir. Bu tevhid düşüncesi çok defa
unutuluyor. Maalesef, bazen hiç farkına varılmadan zımnî bir şirke giriliyor
|