|
Keşke!...
Keşke hiçbir zaman farklılık ve üstünlük mülahazasına girmeden düz bir insan
gibi hizmet etsek. Keşke dünyanın dört bir yanında dolaşsak; din, dil, ırk ve
renk ayırımı yapmadan insanların yardımına koşsak; dinimizi, doğru bildiğimiz
hakikatleri anlatsak; ama bunu yaparken tamamen beklentisiz olsak. Keşke makam,
mansıp, şan ve şöhret gibi şeylerle dupduru duygu ve düşüncelerimizi hiç
bulandırmadan kulluğumuzun gereğini edâ etsek. Hayatımızı sadece dinimizi
anlatmaya, Rabbimizi tanıtmaya bağlasak. Nerede yaşıyor ve nerede duruyorsak
duralım; bulunduğumuz yerde sadece ve sadece insanlığın muhtaç olduğu ilâhî
mesajı daha gürül gürül anlatmak için bulunsak. Duruşumuzu kendi geleceğimize
değil insanlığın mutluluk ve huzuruna bağlasak. Ve sürekli O’nu düşünsek;
O’nunla oturup kalksak. Gözlerimizin içine başka hayalin girmesine meydan
vermesek. Keşke…
Cenab-ı Allah’ın rızasını aradığımız bu yolda, maddî menfaatler bir yana,
manevî füyuzât hislerini bile hesaba katmadan bir nefer olarak hizmet etmek
hepimizin hedefi olmalıdır. Samimi bir kul olarak O’nun rızasını aramak hiç
birşeye değiştirilemeyecek bir nimettir. Manevî makamlar, keramet, keşif, iç
okuma ve bu şekilde insanlara müessir olma.. bunların hiçbiri bizim ardına
düştüğümüz hedefler olamaz. Rabbimizin lütfu olarak bu türden bir nimete mazhar
olursak onu da derin bir şükür mülahazasıyla karşılar; meseleyi yine her nimetin
asıl Sahib’ine bağlar ve hatta bir istidraca maruz kaldığımız korkusuyla tirtir
titreriz.. titreriz de ayağımızı kaydırmaması için yine O’nun engin rahmetine
sığınırız.
İnsan her zaman bu çizgisini koruyamayabilir; fakat temelde böyle bir duyguya
bağlı olursa asla kaybetmez. Evet, insan bazen hata edebilir. Hata etmemek
değil, bağlandığı kapıya sıkıca yapışmak ve oradan ayrılmamak esastır. Zaten
Allah Rasulü de (sallallahu aleyhi ve sellem) “Her insan hata edebilir. Hata
işleyenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” buyurmuyor mu? Cenâb-ı Allah günah
işleyenleri kapısından kovmamış; tevbe etmeleri için onlara fırsatlar vermiştir.
Bir anlık sürçmesine rağmen tekrar doğrulup kulluk yoluna râm olanlar rahmet
kapısının kendilerine daima açık olduğunu görmüşlerdir. Fakat verilen bu
fırsatları değerlendiremeyip hata ve günahta ısrar edenler O’nun rahmet
kapısından kopup gitmiştir. Kopmamaya dikkat etmek lazım. Böyle kötü bir
akıbetin çaresi yoktur. Ona kimse bir şey yapamaz. Aklınızdan olumsuz bir şey
geçse hemen kalkar; başınızı yere koyar; secde eder, yalvarır ve affınızı
ararsınız. Ama bu duygunuzu kaybetmişseniz, içinizde bir kopukluk başlamıştır
O’na karşı. Tevbe arzusu gönlünüzde hasıl olmuyor ve tekrar O’na dönme ihtiyacı
duymuyorsanız, bir “dâu’l-udâl”e, yani çaresiz bir derde maruz kalmışsınız
demektir.
Nabzıma el vurdu bir bir tabibân,
Dediler derman yok buna ne çare.
Doktorlar her sene, bir önceki senenin grip virüslerini tespit ediyor; sonra
bütün o virüslere karşı antikor üretebilecek bir aşı hazırlıyorlar. O aşıyı bir
kere vurunca, bir sene gribal virüslere karşı etkili oluyor. Sonra zamanla o
virüslerde hazırlanan ilaca karşı bir muafiyet (bağışıklık) hasıl oluyor veya
onlar mutasyon geçiriyorlar. Mikroorganizmalarda mutasyonlar oluyor,
farklılaşıyorlar. Dolayısıyla artık ilaç tesir etmemeye başlıyor. Bu sebeple,
ertesi sene grip aşısının yeni virüsler de gözönünde bulundurularak yeni bir
terkiple hazırlanması gerekiyor. Bunun gibi insan da, her gün yeni bir kısım
şüphe, tereddüt, yanlışlık ve hatalarla… içiçe yaşıyor. Bunlara karşı anti-virüs
olacak en kavi imanı bugün elde etse, Şah-ı Geylani’ninki gibi bir imana sahip
olsa da ertesi gün başka manevi virüslere maruz kalıyor. Onlara yenilmemek için
her gün imanını ve kalb hayatını gözden geçirmesi, her gün bir kere daha aynı
kıvamı elde etmesi gerekiyor. Bugün zirveye çıkması yarınlar adına çok fazla bir
şey ifade etmiyor. Bu durum ancak bir basamak vazifesi görüyor. Yani bir basamak
çıkmış oluyor insan. Yarını yarın için hazırlaması veya yarın için yarına
hazırlıklı olması gerekiyor. Her yeni gün yeniden bir donanıma; iman, Kur’an,
ihsan.. adına yeni şeyler keşfederek onları taze taze içde duymaya ihtiyacı
oluyor. Yoksa bayatlama ve eskimeden kaçmak mümkün değildir. Yeni bir güne
bayatlamış duygularla girilmemelidir. Her gün yeni bir mü’min, yepyeni bir
mü’min... İşte, “İki günü birbirine müsâvî (eşit) olan mağbundur (aldanmıştır).”
hadîs-i şerifini de bu manada anlayabiliriz.
Sevgililer diyarına yolculuk
İnsan ölüme ve ahiret yolculuğuna her zaman hazır olmalı. Annesinin baş
örtüsü gibi içi-dışı temiz bir şekilde öteden gelecek daveti beklemeli. Çünkü ne
zaman “gel” denileceği belli değil. Öyleyse her an temiz durmalı, saf kalmalı.
Akıl, mantık, kalb, kafa, duygu ve düşünceleri daima berrak tutmalı ve gitmeye
hazır durmalı. Aynı otobanlar gibi bu yolun da hususi bir çıkışı yok. Bu hayat
yolunda da her yerde çıkış olabilir. Nasıl ki sağından solundan sağlam
bariyerlerle çevrilmiş bir otobanda giderken bazen birden bariyerlerin
açıldığını, dışarıya bir yol çıktığını ve bazılarının bu yolu takip ederek
otobandan ayrıldığını görüyoruz; işte onun gibi hayat otobanında da yer yer
çıkışlar vardır ve bizim çıkışımızın yolun her hangi bir bölümünde karşımıza
çıkması muhtemeldir. O çıkışa hazır değilsek bir kazaya kurban gitmemiz de
kaçınılmazdır.
Mesela; birisinin içinden kendini beğenme hissi geçebilir. İşte tam o esnada
“gel” derlerse, o zaman insan Allah’ın huzuruna bir firavun gibi düşer. Ömür
boyu ibadet ü taat içinde yaşamış ama sonunda kaybetmiş Bel’am b. Bâurâ gibi
birisi olarak düşer. Evet, hazır olmak lazım.. kendini rütbesiz bir nefer gibi
görerek vazife yapma gayreti içinde hazır olmak lazım. İnsan, O’nun varlığının
ziyasının gölgesinin gölgesi; O olmasa hiçbir şey ifade etmeyen bir varlık.
Öyleyse iddia niye? Varlık O’ndan, herşey O’ndansa iddia niye?
Evet, bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, “Men kerihe likâallah
kerihallahu likaeh - Allah’a kavuşmaktan hoşlanmayan kimseyle Allah da mülâkî
olmayı istemez.” İşte, Allah’a kavuşmayı arzulama ölüme hazır olma demektir;
ahirete, haşre, yeniden dirilmeye kat’i inanma ve ebedi saadeti yakalama azm u
gayreti içinde bulunma demektir. Samimi bir kulun hali de budur; o öteyi
sevgililer diyarı ve ebedi saadet yurdu olarak bilir.. bilir de tertemiz olarak
oraya gidip onlara kavuşmak için bu dünyada da hep saf ve duru bir hayat
yaşayarak yolculuğa hazır, ötelere müştak bir tavır sergiler.
Bununla beraber, bazı büyük zatların zahiren bakıldığında ölümden korktukları
zannını hasıl edecek sözleri olabilir. Vazife ve misyon itibarıyla yapacakları
şeylerle alakalı olarak, onların hayatta kalmalarına bağlı bazı hususların
ihmali ve sarsılması endişelerini bir korku şeklinde algılama muhtemeldir.
Mesela, “Ben ölürsem beni örnek alanlar, nasihatlarımı dinleyenler dağılır;
vahdetlerini koruyamazlar. Yapılması gerekli olan şeyler aksar; kulluk
vazifelerinde gevşeklik gösterilebilir.” gibi mülahazalar olabilir. Çok nadir
insanlar, Bediüzzaman gibi kimselerin varlığı başka insanların varlığını
toparlayıcı olur. Sebepleri izzet-i azametine perde yapan Cenâb-ı Allah,
Bediüzzaman gibi insanlara da bir misyon yüklemiştir. Onların fikdanında
(yokluğunda) iftiraklar, tereddütler olabilir. Dolayısıyla O’nun gibi bir
insanın ahireti istemesi kendi nefsi adınadır. Burada kalması ise, Efendimizin
miraçtan nüzulü, tekrar aramıza dönmesi gibi dini adına olur. Bundan dolayı
hayatına, sağlığına dikkat eder; yaşamak için değil başkalarını yaşatmak için
dikkat eder. Oksijen insandır o. Yoksa Allah’a, Peygamber’e, haşr u neşre
inanmış insan için ölüm rahmettir. İşte, bizim büyük zevatın ölümle alakalı
endişe ifade ediyor gibi görünen sözlerini vazife ve misyonlarıyla
irtibatlandırarak böyle yorumlamamız icab eder.
Dosttan, ahbaptan ayrılma yer yer bir hicran şeklinde kendisini
hissettirebilir. Zayıf bir rivayette, son günlerinde Rasul-ü Ekrem’in (sallallahu
aleyhi ve sellem) ashab-ı kiram efendilerimize bakarak duygulandığı anlatılıyor.
Dostlardan böylesi bir ayrılık askere gitme gibidir. Hani anne-baba evlatlarını
askere gönderirken ağlarlar. Bu da askere gitme gibi muvakkat (geçici) bir
ayrılmadır. Sonradan dirilmeye inananlar böyle inanır; hayatı bir askerlik,
vefatı da bir terhis kabul ederler. Ayrılırken ağlayabilirler fakat bu ağlama
arzettiğimiz manâda olur.
Bir Hatıra ve Namaza Dikkat
Hiç unutamayacağım insanlardan birisi de muhterem Mehmet Kırkıncı Hoca’nın
rahmetli babası, Celal Efendi’dir. Celal Efendi, Medine’de mücâvir (mübarek bir
yerde inzivaya çekilip ibadet eden, kendini o yerin hizmetine adayan), kıymetli
bir insandı. Orada vefat etti ve oraya defnedildi. Yanına gittiğimde çok
yaşlanmıştı. İlerleyen yaşına ve rahatsızlıklarına rağmen namazlarını
aksatmıyor, sünnetleri de ayakta kılıyordu. Ama oturup kalkmakta zorlandığı için
namazlarını yatağının yanında kılıyor; ayağa kalkabilmesi için yatağa tutunması
gerekiyordu. Bu şekilde tamamladığı bir namazdan sonra bana demişti ki, “Hocam,
ben böyle namaz kılarken yatağa tutunarak kalkıyorum, oluyor mu namazım?” O
tabloyu hiç unutamayacağım. O ne güzel şuur.. herşeye rağmen kulluğunu gereğince
eda etmeye çalışmak ama yine de yaptığıyla yetinmemek ve daha iyisini aramak.
Evet, namaz bizi ahirette kurtaracak bir sermayedir. Onun için namaz hususunda
çok hassas davranmak gerekir. Allah onun kıymetini ruhlarımıza duyursun ve
eksiğiyle gediğiyle namazlarımızı kabul buyursun.
|