MÜSBETİN PEŞİNDE OLMA
Mü’minler alabildiğine
derin olmalı, yoksa hayat-ı içtimaiyenin içinde zedelenebilir, yara alabilirler;
düşüncelerinde, duygularında çatlamalar ve kırılmalar olabilir. Dinî duygular
açısından çok sağlam olmalıyız. Yaptığımız küçük-büyük günahlardan dolayı
odamıza çekilip gözyaşı dökmüyorsak kalbimizde çok şey kaybetmişiz demektir.
Hatalarımızın ezikliğini yirmi dört saat yaşamıyorsak ruhumuz mukavemetini
yitirmiş demektir.
Vücudun sıhhat emarelerinden bir tanesi, değişik virüsler, mikroplar karşısında
hararetin yükselmesidir. Vücudun böyle bir mukavemet göstergesi yoksa onun
durumu çok vahimdir. Artık onda ne bir çırpınma, ne bir helecan vardır. Bunun
gibi şayet yapılan ma’siyetlere karşı bir iç tepki yoksa, şayet vicdanın ona
karşı bir “hayır” demesi yoksa o ruh ölmüş manâsına gelir. Onun için bir
taraftan ruhumuzu öldürmeden, olumsuzluklara karşı tepki gösterecek kadar
kararlılık sergileyip, diğer taraftan da gözlerimizi çok ilerilere çevirerek
devamlı terakki peşinde olmalıyız.
İLK
MÜSLÜMANLARIN AKLA HAYRET VEREN PERFORMANSLARI
İlk müslümanların müslümanlıklarını
dünyanın dört bir yanına götürmelerinde nasıl davrandıklarına dair teferruatlı
bir malumat yok. Fakat bu konuda çok başarılı oldukları anlaşılıyor. Bu başarıyı
kılıç zoruyla, kâhir orduların girdikleri yerlerde halka baskı yapmasıyla
açıklamaya çalışmak aklın, mantığın kabul edeceği bir şey değil. O zamanlar
Müslümanlığın yayıldığı yerlerde hakim dinler, mezhepler, düşünceler ve müessir
kültür kalıntıları vardı. Buyurun bugün gelişmiş bir millet olmanın imkanları
ile medeni insanlar olarak Hindistan’a gidin, ilk müslümanların o zamana
nisbeten elli senede yaptıklarının ne kadarını yapabileceğinizi bir deneyin.
Bugün Hindistan’daki mevcut müslüman nüfusu da zaten, o dönemde müslüman
olanların çocukları. Sindâbâd’a müslümanlar hicret-i seniyyenin 40. senesinde
girdiler ve o günden bu yana Hindistan’da müslümanlık var. Buhara, Semerkand
gibi ülkelere hicret-i seniyyenin 80. senesi girmişler. Buhari’nin dedesi, kendi
hocası meşhur hadisçi Müsnedî’nin dedesinin vesilesiyle müslüman olmuş. Buhari,
üçüncü asrın yarısına kadar yaşadığına göre ve üçüncü asırda muazzam eserini
ortaya koyacak verimliliği gösterdiğine göre diyebiliriz ki o coğrafyada bulunan
insanlar çok erken dönemde müslümanlaşmışlar.. dili benimsemişler.. o dilin
büyük üstadları yetişmiş.. ve Hicaz’da yaşayan hadisçilerden daha güçlü
hadisçiler Asya’da ortaya çıkmış. Hatta denebilir ki, İmam Malik gibi Muvatta
sahibi büyük bir alim istisna edilecek olursa, ondan sonrakiler, hatta İmam
Şafii bile Asya kültürüyle yetişmiştir. Evet, İmam Şafii, Irak, İran, Bağdat
civarında dolaşmış, İmam Azam Ebu Hanife’nin talebelerinden ders almıştır.
Buhari, Müslim, Nesâi... bunların her birisi Asya’nın bir yerinde neş’et
etmiştir. Buhara, Tirmiz birbirine yakın yerlerdir. Ebu Davud Sicistan’dan,
Nesâî Nese’den... Hadisçilerden başka onca fakih yetişmiştir buralarda. İkinci
asrın ortalarına doğru devâsâ hukukçular sahnede yerini almış, fıkıh
metodolojisi gelişmiş ve üçüncü asra doğru dünyada eşi-emsali olmayacak şekilde
bir rönesans yaşanmıştır.
Hâsılı, erken devirlerdeki
müslümanlar oralara kılıç zoruyla, baskıyla girmiş değillerdir. Gönülleri
fethetmiş, kalblere taht kurmuş, akılları durduran hayretengiz bir performans
ortaya koymuşlardır. Şimdi günümüzün, daha sağlam düşünüyor gibi görünen
insanına bakalım. Daha iyi imkanlara sahip desek daha yerinde olur belki. Yani
günümüz insanı daha çok malzemeye, daha çok dökümana sahip; muhâbere ve muvâsala
(haberleşme) şartları daha rahat; telekominikasyon imkanları çok ilerlemiş... Bu
imkanlar ise Cenab-ı Hakk’ın insanların çalışmasına lütfettiği şeylerdir. Yani
bunları Allah yaratıyor, ama insanları vasıta olarak kullanıyor. İnsanın
dimağını, muhakemesini, iradesini O yaratmış; insana emir veriyor ve insan
onları yapmaya niyet edince Allah yeni şeyler yaratıyor. Ehl-i Sünnet’in akidesi
budur. Meseleyi başka tarafa çekerek bu mevzuda bir isbat yolu denemeyi
düşünmüyorum. Ehl-i Sünnet’e göre siz ne yaparsanız yapın “Vallâhu halakaküm
vemâ ta’melun - Sizi de davranışlarınızı da yaratan Allah’tır (c.c).” Öyleyse
bize düşen Allah’ın yarattığı bu şeylerle O’nu anlatmaktır. İşte selef-i
salihinin elinde bunlar yoktu. Ebu Eyyub el-Ensari Hazretleri İstanbul’a
ulaşıncaya kadar kimbilir neler çekti. Yezid dönemiydi, herhalde oraya gelinceye
kadar altı ay yol teptiler. Zaten çok yaşlıydı. Ben kendime göre O’nun yaşını
şöyle tahmin ediyorum: Efendimiz Medine’ye hicret buyurdukları zaman Ebu Eyyub
el-Ensari Hazretleri’nin çoluk-çocuğu vardı. O zamanlar otuz-küsür yaşında var
idiyse ve katıldığı İstanbul seferi hicret-i seniyyenin aşağı-yukarı kırkıncı
senesinde olduğuna göre, yaşı yetmiş-yetmişbeş civarındadır demek oluyor. Aynen
onun gibi, Ebu Talha atın üstünde duramayacak halde iken torunları diyor ki,
“Sen Allah Rasûlü hayatta iken yeterince savaştın. Bedir’de, Uhud’da bulunmuş
birisin. Artık biz senin yerine cihad ederiz..” “Hayır” diye cevap veriyor,
“Allah öyle bir tefrik yapmıyor ki. Allah ‘İnfirû hifâfen ve sikâlen - yaya
olarak, piyade olarak, süvari olarak Allah yolunda seferberlik yapın buyuruyor.”
“Sen atın üstünde duracak halde değilsin!” dediklerinde ise “Bağlayın beni atın
üstüne öyle gideyim..” diyor. Ve Kıbrıs’a çıkartma yapıyorlar. Hala Sultan
dediğimiz Ümmü Haram Kıbrıs seferinde gemide vefat ediyor, çıkarıp oraya
gömüyorlar. Şu an Kıbrıs’ın Rum kesiminde yatıyor.
Görüldüğü gibi bu insanlar her
türlü mehâliki göğüslüyerek buralara geliyorlar. Mesafeler o kadar uzun ki bir
yere gelmek için altı ay yol tepmek lazım. Sonra orada cansiperane mücadele
etmek lazım. Sonra yolunu, fırsatını bulup onlara dinî duygunu, dinî düşünceni
fısıldaman lazım. Dinini arızasız temsil etmen, göstermen ve onlara tesir etmen
lazım. Bütün bunlar çok zor şeyler ama onlar bu zora talib olmuşlar ve bundan
hiç şikayet de etmemişler. Şikayet etmediklerini iyi bildiğimi söyleyebilirim.
Siyer ve Megâzi kitaplarında, o tehlikeleri, o ifritten şeyleri göğüsleyen bu
insanların, verdikleri mücadeleden iki kelimelik şikayette bulunduklarını
görmedim.
Bir Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî’ye
bakın. Başını kaynayan suya sokuyorlar, yüzünün etleri dökülüyor, “Benim başıma
bunlar geldi” diye şikayet etmiyor. Bizler hiç birimiz dinimizden dolayı bu
ölçüde sıkıntı çekmedik. Çok rahatız. Bunun karşılığında, Cenab-ı Hakk’ın bunca
nimetine karşı şükür sayılsın diye bize lütfettiği o teknik imkanları O’nu
duyurma adına kullanmıyorsak bu apaçık nankörlük olur. Hem körlük olur, hem
nankörlük olur. Nan ekmek demektir. Nankör olma, ekmeği nimet manasına alırsanız
nimeti görmeme demektir.
Şimdi bu geniş imkanları ve olumlu
şartları değerlendirerek, Allah’ın izniyle, mü’minler, nereye ulaşabilecekse
oraya ulaşmaya bakmalı. Ve elinden gelen herşeyi yapıp sonuçta demeli ki: “Bizim
neslimiz bu meseleyi ancak şu noktaya götürmeye müsaitti; donanımı ancak ona
yetiyordu. Hele biz oraya bırakalım, arkadan gelenler de alır bir yere
götürürler, daha arkadan gelenler de alır daha ileriye götürürler...”
Öyleyse herkes ömrünün, gücünün,
kabiliyetinin ve imkanların el vermesi ölçüsünde yürüyebildiği kadar yürüyecek
ve yükünü bıraktığı yerde arkadan gelen bir tanesi alıp gidecek. Şimdiye kadar
hep öyle olmuş. Dini temsil etme ve başkalarına anlatma işini Sahabi
Efendilerimiz Emeviler’e, Emeviler Abbasiler’e bırakmış; daha sonra Abbasiler
sarsıntı yaşarken, daha hicret-i seniyyenin 3. asrından dördüncü asrına girerken
Asya’dan gelen Türk boyları işin altına girmiş. Tuğrul Bey’in önderliğinde,
1050’lerde Bağdat’ı korumuşlar ve 1071 gibi çok erken bir tarihte Malazgirt’te
İslam’ın koruyuculuğunu üzerlerine almışlar.
“Tilke ümmetün kad halet, lehâ mâ
kesebet”... Onlar bir mübarek topluluktu, kazandıkları şeylerle yürüdüler
Allah’a. “Ve leküm mâ kesebtüm”... Siz de kazandıklarınızla, kesbinizle veya
iktisabınızla; ya yanlışlarınızla, hatalarınızla ya da sevaplarınızla bir gün
Allah’a yürüyeceksiniz. Vazife yapmış olarak yürüme de var, vazifeden kaçmış
olarak derdest edilerek oraya celbedilme de var. Öyle bir celbedilmeden Allah’a
sığınırız.
KÜRESELLEŞME VE TEKARUB
Günümüzde her yerde küreselleşmeden
bahsediliyor.Yani biz müslümanların ifadesiyle dünya büzüşüyor, daralıyor.
Efendimiz, meseleyi tekârub-u zaman, tekârub-u mekan sözleriyle ifade buyuruyor.
Denebilir ki küreselleşmeyi sadece mekana bağlamak doğru değildir. Zaman,
izafîliği içinde mekâna bağlıdır, onu göz önünde bulundurmak lazım. Yani
küreselleşme ve globalleşme denirken zamandan hiç bahsedilmiyor. Oysa ki
Efendimiz ondört asır evvel “bir tekârub-u zaman, bir tekârub-u mekan
yaşanacak..” buyuruyor. Tekarub kelimesiyle, mahal zikredilerek hal murad
edilir. Yani o zamanın ve o mekanın içindeki insanlar, birbirlerine çok seri
ulaşma imkanını elde edecekler. Bir anda aynı yerde buluşabilecekler.
Günümüzdeki tele-konferanslar bunun tezahürüdür. Bu yolla başbakan ve bakanlar
ayrı ülkelerde olsa bile bir bakanlar toplantısı yapabiliyorlar. Yani bu şekilde
bir zaman, mekan daralması-büzüşmesi var. Bir yerde olan bir insan adeta
nuraniyet sırrıyla, dünyanın değişik yerlerindeki aynalara aksedebiliyor, her
yerde görülebiliyor. Yine günümüzde aynı sisteme dahil telefonlarla hem ses hem
de görüntü nakli yapılabiliyor. Böylece yakınlar arasındaki hasret daha rahat
giderilebiliyor. Yakın bir gelecekte belki de televizyon ekranı ölçüsünde
ekranlarla birbirimizi temaşa ederek konuşma imkanı yaygınlaşacak. Burada hal
hatır sorup elinizi ekrana uzatacaksınız. Belki ekran da tamamen ortadan
kalkacak. Havada elinizi uzattığınız zaman, karşı tarafa ulaşabileceksiniz,
belki sadece temas ettiğiniz elin sıcaklığını duymayacaksınız.